Yerel seçimler geride kaldı. Ankara’daki seçim heyecanına kendimizi odaklamışken bizi esas süprizin İstanbul’da beklediğini nereden bilecektik. İstanbul’un yeni patronu foto finişle belirlendi diyebiliriz. Dün gece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gitmeden önce yaptığı kısa değerlendirmede ekran karşısında rahat olduğu gözleniyordu. Balkondan yapacağı zafer konuşmasına hazırlanıyordu. Nede olsa partisi ve Cumhur İttifakı ekonomik krize rağmen oy oranını korumuştu. Korkulan olmamıştı. Ankara’nın kaybını ise bir şekilde telafi edebilirlerdi. Ama İstanbul başkaydı. Ekonominin üçte biri bu kentteydi. Rant merkezi idi. Özellikle yeni havalanı çevresinden büyük beklentileri vardı. Ankara’dan sonra İstanbul’un da muhalefet partisine geçmesi AKP’nin 2002’den bu yana sahip olduğu psikolojik üstünlüğe büyük darbe vurdu…

AKP vuruldu ama düşmedi. Ama artık işi eskisi kadar kolay değil. Miadını doldurup tarihe karışmış partilerden biri olmak ampülü patlatmak istemiyorsa ekonomideki problemlere kalıcı çözümler üretmek zorunda
Erdoğan’ın da dikkat çektiği gibi önümüzdeki 4,5 yıl seçimsiz bir dönem. AKP’nin döviz-faiz-enflasyon kıskacında eriyen Türkiye’nin sorunlarına politik kaygılar ve popülist hesaplar yapmadan çözüm üretebilmesi için yeterli bir süre. Peki AKP tercihini bu yönde kullanabilecek mi? Doğrusu henüz bu yönde net bir işaret almış değiliz. Her şeyden önce üzun süreli iktidarların yakalandığı yogunluk ve körlükten çıkarak gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.
Ekonomi ve Maliyeden Sorumlu Devlet Bakanı Berat Albayrak 8 Nisan’da yeni bir ekonomi paketi açıklayacak, 15 Nisan’da da ABD’ye giderek finans kuruluşları ile temasa geçecek. Amaç yeniden taze kan yani sıcak para bulmak.

Peki bu paket ne kadar gerçekçi olacak ve piyasalar tarafından olumlu algılanacak. Bilindiği gibi 24 Haziran seçimlerinden sonra Yeni Ekonomi Planı adını verdikleri bir paket açıklamışlardı. Ama daha haftasında döviz, enflasyon ve faizdeki korkunç dalgalanma ile paket çöpe dönüşmüştü. Yine deve kuşu gibi kafasını kuma sokup görünmediğini zannedecekse işleri gerçekten çok zor.

Ama kanaatim ekonomi yönetiminin krizden kendi imkanları ile çıkamayacaklarını öngördükleri yönünde. Onun için 8 Nisan’da özellikle yabancı finans kuruluşlarını ikna etmeyi önceleyen kısa vadeli ama gerçekçi bir paket açıklanacağını düşünüyorum. Realiteler ışığında pakette ne olmayacağını söyleyebilirim: Büyüme ve faizlerin düşürülmesi olmayacak. Dış piyasalar bu iki noktaya çok duyarlı. Ekonomi durgunluğa hatta küçülmeye girmesine rağmen şu ortamda büyüme, üreterek değil para pompalayarak olabilir ki bu enflasyonu azdırmaktan başka işe yaramaz.
Mutlaka pakette olması gereken ise özellikle konkordato ve iflasla boğuşan özel sektörün yeniden borç yapılandırmasının önünü açmak. Döviz dalgalanmasından sonra pek çok firma oksijen çadırına alınmak zorunda kalındı. Hala yoğun bakımdan çıkamadı. Peki bankalar nasıl ikna edilecek? Bankalar özel sektöre anlayışlı davranırsa kendi mali yapılarını zayıflatmış olacak. Çünkü zor durumdaki şirket sayısı hazmetme kapasitesinin çok üstünde. Ancak bir orta yol bulabilirler diye düşünüyorum.

Birde şu Merkez Bankası’nın eriyen rezerv bilmecemiz var. Moodys’in de dikkat çektiği gibi döviz rezervinin yetersizliği Türkiye’nin kırılganlığını artırıyor. Merkez Bankası net döviz rezervinin nasıl bu kadar hızlı eridiği ile alakalı ikna edici bir açıklama yapmadı. Önümüzdeki günlerde yayınlayacağı raporlarda belki bu gizemin cevabını bulabiliriz. Ama dövizin dalgalı olduğu dönemlerde MB’nin elindeki en etkili silahın olmaması kara deliği daha da büyütüyor.