Kimin kazandığından çok kimin kaybettiğiyle ilgilendiğim yerel seçimlerin ardından kopan gürültüde bir iddia çok dikkat çekiciydi: Söylenti doğruysa, büyükşehirleri sandıkta kaybeden parti belediye binalarından belge kaçırıyor, temizlik yapıyordu.

Otoriter rejimlerin tarihine meraklı olanlar benzer sahneleri hatırlayacaktır: Doğu Alman rejimi yıkılınca ülkenin istihbarat birimi Stasi’nin fişleme belgeleri ortalığa saçılmıştı. Bazı Stasi memurları iki Almanya’nın birleşmesinden günler sonra bile belge yok etmeye çalışıyordu (ellerindeki birkaç köhne kâğıt imha makinesiyle pek başarılı olamadılar).

Almanlar, Stasi belgelerini ifşa etmekte sakınca görmediler (örneğin Rusya’da böyle bir şey olmadı, KGB dosyaları yeni sisteme aktarıldı). Aksine belgeleri açığa çıkarmak Almanlar için geçmişle yüzleşmek anlamına geliyordu. Bunda Nazi döneminin etkisi de vardı: Almanya, Nazi döneminin günahlarını unutma hatasına bir daha düşmemek ve bu kez karanlık geçmişle gerçekten yüzleşmek için Stasi dosyalarını sistematik olarak halka açtı. (Uç uca eklendiğinde fişleme dosyaları 160 km.’den uzundu.)

Florian Henckel von Donnersmarck’ın unutulmaz filmi Başkalarının Hayatı tam da o dönemi anlatır. Oscar ödüllü filmi geçenlerde (Netflix’e geldiği için) yeniden izlerken hiç eskimediğini gördüm.

Başkalarının Hayatı bir Stasi subayının bir yazarın evini gözetlemesi, başka insanların hayatını keşfedişi hakkında bir film. 1984 yılında (Orwell’e bir selam), Doğu Berlin’deyiz. İstihbarat subayı Gerd Wiesler emir gereği yaptığı izlemenin aslında ‘devlet’ için değil, bazı bürokratların kişisel çıkarı için olduğunun zamanla farkına varıyor. Gittikçe gözetlediği yazarın dünyasını, kendisininkinden daha zengin bir hayatın varlığını keşfediyor. (Filmin en dokunaklı sahnelerinden birinde, yazarın evinden Brecht’in şiir kitabını çalıp o dünyaya kapı aralıyor.) Wiesler, elinden geldiğince yazarı ve sevgilisini bürokrasinin kötücüllüğünden korumaya çalışıyor. Bunu baskıcı rejim yıkıldıktan sonra yazar, kendi fişleme dosyalarını incelerken öğreniyor. Yıllar sonra “İyi Bir Adam İçin Sonata” adlı bir kitap yazıp kod adı “HGW XX/7” olan Wiesler’e ithaf ediyor. Final sahnesinde eski Stasi memurunu kitabı satın alırken görüyoruz. Son diyalog şu: “-Kitabı paketlememizi ister misiniz? – Hayır, bu benim için.”

Film boğazda acı bir yutkunma bıraksa da onca kötülüğün içinde bir istihbarat subayını melekleştirmek gibi etik sorunları var. Hepsi bir yana, Başkalarının Hayatı bürokratik diktatörlüklerin neye benzediğini anlattığı için unutulmayacak bir film.

“Bürokratik diktatörlük” terimine ilk kez A. J. Ayer’ın bir mektubunda rastlamıştım (Stalin Rusyasını tarif ediyordu).

Diktatörlük sözcüğüyle yan yana değilken bile bürokrasi hoş şeyleri hatırlatmaz. İlk çağrışımı ürkütücüdür: Devlet dairesi. O kasvetli çağrışımın temsilleri edebiyatta da sıkça görülmüştür. Little Dorrit romanında Charles Dickens “Bütün Hükümet Bilimi Hakkında” diye bir başlık açmış, bürokrasiyi yerden yere vurmuştu. Romancı, İngiliz Hazine Bakanlığı’nı “Dolaylama Bürosu” diye adlandırıyor ve bürokraside işlerin nasıl yürümediğini iğneleyici bir dille anlatıyordu. Dickens’a göre her yeni hükümetin ilk işi “işlerin nasıl yürümediğini” keşfetmektir.

Edebiyat tarihinin en güçlü bürokrasi eleştirisi olan Dava’da ise Kafka, neyle suçlandığını bile bilmeyen Joseph K.’nın çaresizliğinde her şeyi özetlemişti.

Bürokrasiyi yeren yazarlara (Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Flaubert, Kafka, Lawrence, Saramago…) bakınca bürokrasinin karşıtının edebiyat olduğunu söyleyen Tim Parks’a hak vermeli miyiz? Belki bir tür rekabetten de söz edilebilir: Balzac, İnsanlık Komedyası’nda nüfus müdürlüğüyle yarıştığını söylermiş. Türk edebiyatında bürokrasi üzerine bir çalışma yapılmış mıdır, bilmiyorum. Reşat Nuri’nin romanlarındaki küçük memur tiplerini o gözle okumak ilginç olurdu.

Bürokrasi devletlerin toplumu kontrol etme ve şekillendirme aygıtıdır. İktidarlar bürokrasi sayesinde fişler, kodlar, düzenler, kaydeder, inceler, soruşturur, onaylar, değer biçer ve yönetir. Siyasi tasarılar ancak bürokrasi sayesinde hayata geçer.

Gelgelelim, bürokrasiler niteliksiz insanların yükselmesi için de en elverişli sistemlerdir. Hayek, bürokrasiyi kusursuz ‘kakistokrasi’ye (ülkenin en niteliksiz kişilerce yönetilmesine) uygun sistem olarak tanımlamıştı.

Bürokratik işleyişte bir mekaniklik, robotlaştırıcı bir taraf da vardır (bkz. Stanford Deneyi). Dahası, bürokrasinin sadistçe davranışları normalleştirdiğini, hatta cesaretlendirdiğini biliyoruz. Bürokratik diktatörlükler sıradan insanları kötülük çarkının birer dişlisi haline getirir—“kötülüğün sıradanlığı” derken bunu anlatıyordu Hannah Arendt. Çünkü bürokrasi kişisel sorumluluk duygusunun yerine sistemin konforunu koyar. Masum bir öğretmene ‘hainler mezarlığı’nı reva gören ya da zulümden kaçarken Ege’de boğulan mültecilere bir cenaze aracı vermeyen kötücül bürokratlar, sırtlarını o işleyişe dayamanın konforuyla o kadar ileri gidebildiler. Baskıcı rejimlerde küçük bürokratlar suça ortaklık ettiklerini anladığında genellikle iş işten geçmiş olur.

Birer derebeyliğe dönüşen yerel yönetimlerin el değiştirmesinin ardından ülkeye elbette demokrasi gelmeyecek—gazeteciler, öğrenciler, siyasetçiler, bebekler ve anneleri hapisteyken bunu iddia etmek gülünç olur. Stasi-sonrası döneme benzer sahneler de görmeyebiliriz (Türkiye’de devlet, koşulları kendine uyarlamakta mahirdir). Yine de belediyelerde belge yakıldığı iddiaları doğruysa bir dönem kapanıyor demektir. Çünkü çöken bürokrasilerin altında daima sahipleri kalır.